susmak üzerine 3-5 satır

kimsenin kalbini kırmak istemem.
hele ki içim birden kabarıp öfkeden kudurduğum anlarda konuşmaktan çekinirim.
kabardığı gibi diner, kudurduğum gibi sakinleşiveririm.
olan kalbini kırdığıma olur. o unutmaz, ben de haklı olsam dahi utanırım sonrasında ve nasıl düzeltsem diye dört dönerim.
uyku girmez gözüme.

işte bu yüzden, haklı dahi olsam, haklılıkta arşa da değse başım, asla konuşmak istemem sinirliyken.

sinirim geçince iyi olurum tekrar tabii ama o zamana dek öfkeden nefrete bir skalada gider gider gelirim.

geçene kadar.
bir sonraki hatırlayışa dek unutana kadar.

Advertisements
Posted in Personal / Kişisel | Leave a comment

dank etme anı

ellerimi yıkarken fark ettim.

ihtiyaçlarımla isteklerim farklı.

ne istediğime her nedense kafam karar verirken ihtiyaç duyduklarım ruhumda gömülü.

çok pis çakışıyor bu ikisi.

davranışlarım ise ne kafama ne de ruhuma bağlı, olması gerekene göre davranıyorum.

e olmuyor haliyle.

Posted in Personal / Kişisel | Tagged | Leave a comment

Yenilikçi, Cesur ve Maalesef Çok Gerçek Oyun: Mi Minör

Bir süre (ilginç geldiği için) twitter’da takip etmeme rağmen, biletlerimizi alırken çok çok az bilgi sahibiydim Mi Minör hakkında. Sonrasında da birlikte gideceğim arkadaşlarım araştırma yapar ve internette okurken çeşitli yorum ve röportajları, ben yazılıp çizilen her şeyden uzak kalmaya ve twitter’da dahi pek takip etmemeye çalıştım oyunla ilgili paylaşılanları. Sadece farklı olduğunu biliyordum Mi Minör’ün ve herhangi bir önyargı oluşturmadan gitmek için elimden geleni yaptım.

İyi ki de öyle yapmışım. Dün akşam saat 20:30’da Küçükçiftlik Park’a vardığımız andan itibaren tüm renkleri ve sesleri içime çekmeye ve depolamaya çalıştım, mümkün olduğunca atlamadan etrafımda olan biteni izlemeye çabaladım. Geceden beri de düşünüyorum nasıl toparlasam da derli toplu iki laf etsem diye ama olmayacak. Çünkü:

Zor bir akşam geçirdim ben Pinima’da dün gece.

Hoş bu ülkede ne kolay ki? Hayat sert ve zor: insanı kavradığı noktada ezip geçiyor sanki. İşin enteresan yanı, oyunun size anlatmaya çalıştığı her şeyin yararınıza olduğunu biliyorsunuz içinizde bir yerlerde fakat çok canınız yanıyor. Kabullenmek kolay değil.

Bu nedenle Mi Minör hazmetmesi zor bir oyun.

Evet, tamam, alıştığımız sahne performanslarının birçoğundan farklı. Çok alışık olmadığımız bir şey konuyor önümüze. Her yeri takip etmek istiyorsunuz, herkesi görmek ve her sesi duymak için şekilden şekle giriyorsunuz. Eğer esnek değilseniz de benim gibi ertesi gün hem sırtınız hem de boynunuz ağrıyor. Ama sıkıntı bu değil.

Sıkıntı daha temel, daha basit: Biz aslında bu Pinima’yı biliyoruz ve Başkan’ı garipsemiyoruz.

Anlayacağınız, hem Pinima’yı hem de Başkan’ı izlediklerimizden tiksinecek, korkacak ve içimiz kıyılacak kadar iyi tanıyoruz.

Başkan hepimizi seviyor, hepimiz için uykusuz geceler boyunca düşünüyor düşünüyor düşünüyor. Tüm yasaklar tabii ki bizlerin iyiliği için. Anaların kutsallığını korumak, kadınların namusuna halel getirmemek, düşüncenin getireceği tüm tehlikeleri (hafazanallah ya uzaylılar alır da götürürse??) bertaraf etmek için yemeden içmeden yeni kanunlar, yeni yasaklar getiriyor Başkan bize.

Adsız

Kadınların dondurma yalaması yasak: ya erkekler baştan çıkarsa? Allah muhafaza!

Kitap okumaya gerek yok: kitap özetleri kitaplaştırılarak hap şeklinde veriliyor sana nasılsa, sen mutfağınla uğraş, ince ve zayıf kal, bir saatten sonra dışarılarda dolanma ve itaat et. Kadın dediğin anadır, kutsaldır. Kutsallığını bil, edebinle otur. Yoksa paketler gönderirler seni evine.

Düşünme, konuşma, isteme, bekleme.

Bunların hepsini senin yerine Başkan’ın yapar nasıl olsa. Bu nedenle, yasaklara uy, yaşa git.

Yasama – Yürütme – Yargı halkın iyiliği için Yaşama – Yürütme – Yazgı’ya dönüşür, milletvekillerinin gereksizliği tescillendiği için bu makamlar feshedilir. Dışişleri gereksizdir, lağvedilir. Ama bunlar tabii ki sorun değildir çünkü her şey halkın iyiliği içindir!

Kabul eder de akıp gidersen oyun boyunca, ne mutlu sana! Yoksa Piyanist’in kaderi bekliyor seni: eziyet görüyorsun, tartaklanıyorsun, her türden işkencelere tabi kalıyorsun. Güçlüyse iraden ve korkmadan haykıracak kadar kuvvetliyse ciğerin, belki o zaman bir şansın olabilir. Yoksa yitip gidiyorsun sistemin içerisinde.

Ve nihayetinde özgürlüğün yolu (gene ve her zamanki gibi) sanattan geçiyor: müzikle haykırabiliyorsun ancak “olması gereken”i. Olduğu kadar o da.

Toplum dediğin kör topal takılıp giderken Başkan’ın peşinden, bir Piyanist gerekiyor her topluma (kurban edilmek üzere).

Yazacak aslında o kadar çok şey var ki! Hiçbirini yazmaya varmıyor elim. Zaten herkes gidip kendi için deneyimlemeli, kendi hacını kendi sırtlanmalı ve ne acısı varsa çekecek o acıyı çekmeli.

Ekip olarak büyük emek harcamış ve şahane bir iş kotarmışlar, detaylarına girecek teknik bilgim olsaydı ne güzel olurdu ama ben sadece bir izleyici olarak edindiğim izlenimi yazabiliyorum. Yine de, dayanamayarak ufacık bir not düşüp Pınar Öğün’ün enerjisine nasıl da hayran kaldığımı ilan ediyorum burada.

Günümüzün şartlarını düşününce projenin içinde yer alan herkesin cesaretine de ayrıca şapka çıkartmak lazım zira malumunuz, sürüden ayrılmak kolay değil!

Tek mini eleştiri ses düzenine: şarkıların bir kısmını neredeyse hiç anlayamadık, bilgilerinize.

Son bir not: oyunun bütününü çok sevdim evet ama finale ayrıca bayıldım! 😉

Gidin, görün, izleyin, sonra söyleyin bakalım: Pinima neresi?

Posted in Tiyatro & Sinema / Theater & Cinema | Tagged , , , , | Leave a comment

yaşamak

kambur

“Ve bu yaşa geldim, öğrendiğim tek şey, kahve ile şekerin asla bir arada olamayacağıdır.”
Şule Gürbüz – Kambur

Posted in Şiir & Roman / Poetry & Novels | Tagged , , , | Leave a comment

ichi kyū hachi yon

“Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir. O seni sevmese bile.”

“If you can love someone with your whole heart, even one person, then there’s salvation in life. Even if you can’t get together with that person.”

şimdi bitti.
14 ekim’de başlayan ve çeşitli sebepler nedeniyle 3 hafta ara vermem gereken maceram burada noktalandı.
çok kısaca: love conquers all.
daha uzunu belki bir gün: http://www.illederoman.com

ve:

Posted in Şiir & Roman / Poetry & Novels | Tagged , | Leave a comment

one more cup of coffee before i go

diamonds and rust’ı her dinlediğinde joan baez olup bob dylan yası tutan kişi benim.
böyle zamanlarda dokunmamak en güzel.

Posted in Personal / Kişisel | Tagged , | Leave a comment

“üzüntü ve muz kabuğu”

sanırım ufak çaplı bir sarsıntı geçirdim geçen hafta. depresif bir şekilde dolandım yaklaşık olarak bir hafta boyunca. depresyondayım diyemem. değilim de diyemem. tamamen dondum galiba bir kez daha. iyi bir şey tabii, en azından artık günün 20 saati uyumaya kalkmıyorum, okuduğumu anlayıp derdimi anlatacak kadar yazabiliyorum.

kızgınlık ya da mutsuzluk ya da isyan değil benimkisi. derin bir üzüntü sadece. üzgün hissediyordum kendimi geçen hafta. üzgündüm, geçti. üzgün olmamın sebebi geçmedi. ama üzüntüm bir kez daha dondu. bu böyle ara sıra vuracak geçmişte de yaptığı gibi. 1-2 yılda bir muhtemelen. ya da belki bundan sonra daha sık vurur yaş ilerledikçe çünkü dalgalar daha bir güç kazanıyor korkarım artık.

üzgün olduğum zaman kimse sormasın istiyorum. kimse bakmasın bile bana. kimse üzgün olmasın yanımda. sıkkın ya da kızgın ya da mutsuz ya da umutsuz olmasın. bir benim hakkım olsun o üzüntü. kimse bağırmasın. kimse konuşmasın. kimse olmasın. anlatmak zorunda bırakmasınlar beni. çünkü aslında son derece geçerli sebeplerim olduğunu bilsem de üzgünlük halimin, geçeceğini ve geçtiği anda küçümseyip kendime kızacağımı biliyorum. eh, madem kısa süre sonra reddedeceğim kendi hissimi, o zaman anlatmanın ne anlamı var?

ha, anlatacak olsaydım sadece şunu derdim: artık bazı şeyler için o kadar geç ki! ve ben bu nedenle o kadar üzgünüm ki, anlatmam mümkün değil.

ama, geçti.

Posted in Personal / Kişisel | Tagged | Leave a comment